Uncategorized

Güneye teşebbüs – Fethiye

Güney serisinin ilk yazısı için lütfen şu bağlantıyı kullanın, yazı yeni sekmede açılacak. Buyrun efendim.

*

Peki söyleyin, ne yapmak lazım?

Nasıl bir çare geliştirelim, nasıl bir yöntem bulalım; bu haksız ve usulsüzce insan zihinlerini bulandıran “araçlar” ve kullanıcıları karşısında?

Elimizden ne gelebilir? Gördüğümüz ve duyduğumuz şeylerin ancak çok azına bizler karar veriyoruz, ve verdiğimiz kararlar zaten gördüğümüz ve duyduğumuz şeylerden neredeyse tamamen etkileniyor. Bütün bunlar dünyanın çeşitli üniversitelerinde yapılmış sayısız araştırmayla kanıtlı şeyler. Üstelik, Psikolojiye Giriş niteliğinde bir ders aldığınız takdirde bu bilgilere ulaşabiliyorsunuz. Beyniniz hakkında bu kadar az bilginiz varken, siz “kim” olduğunuzu düşünüyorsunuz?

Öyle bir devir ki yaşadığımız, insan bir gerçek kelimeye, samimi bir gülümsemeye, içten bir kahkahaya, şöyle korkusuzca işlenmiş bir insana delicesine ihtiyaç duyuyor. Bunu okuyorsanız dünyada en azından bir kaç sorun olduğunu düşünen bir insansınız. İşte veya okulda, iletişimde olduğunuz insanların tavırlarında size iğreti gelen, sırtınızda bir ürpertiye sebep olan küçük hareketler keşfediyorsunuz. Muhtemelen o anlık rahatsızlığın şiddetine hayret edip, katlanamayıp bir sonraki anda geçiyorsunuz üstünden. Bazılarınızda biraz daha fazla kalabilir bu mide krampına benzeyen, sanki organlarınızın “canı sıkılıyormuş” gibi gelen his. Sonra yutkunur, unuturuz.

İşte bu bedeninizin gerçek olmayan bir ileti aldığında verdiği tepkidir. Beden bu iletiyi sindiremez, istemediği bir durum sezer, ve bilinci hemen uyarır. “Sıkıntı var”. Bedensel farkındalığınızı yükselttikçe, vücudunuz size çok fazla olay ve durum hakkında ipucu verecektir. Bu durum kola içtiğimizde vücudumuzda yaşananlara benzer. Kolanın bir bardağı bile, dünya üzerindeki en toksik maddelerin başında gelen rafine şekerden öylesine fazla miktarlarda içerir ki, midenin ilk tepkisi kusmak olur. Neyse ki kolanın içindeki şekerle birlikte vücudumuza midenin kusma refleksini önleyici kimyasallar da girer. Bu sayede vücudun mideye girdikten hemen sonra kusarak atmaya çalışacağı bir sıvıyı, bir “ohh” sesi eşliğinde sindiririz. Tıpkı reklamlardaki gibi.

Beden yalan söylemez. Fakat kolanın içindeki kimyasalların görevini, toksik bir ileti aldığımızda zihnimiz yapar. Kendini korumak, hayatta kalma oranını artırmak için, bedenin bize verdiği iletinin üzerini örter. Günümüzde hayatta kalmak için en güvenilir yok, farkındalıksız yaşamaktır. Bu sayede bizim için başkaları tarafından seçilmiş ve bize sunulan bütün zevk verici deneyimlerden faydalanabilir, anlamsız hayatlarımızdan küçük eğlenceli görüntüler kurtarabilir, instagram’da var olabiliriz.

*-*-*

Fethiye

Keyifli bir yolculuğun ardından Fethiye’ye varış. Yolun Katrancı Koyu’na bakan bölümünde eski okul servislerinin birine kurulmuş köfte ve kokoreç satan amcayla muhabbet ettik biraz. Az yeyince “siz de ne kadar sınırlı çıkmışsınız yola” dedi. Sevindik, gerçekten öyle düşünmüştü. İzmir’li bir çifte selam verdik, muhabbete katıldılar. Çocukları için İzmir’den, Fethiye’ye göçüyorlardı.

Her şey yolunda görünüyordu. Güneş ve bulutlar yerli yerinde, sıcak belki olması gerekenden biraz daha fazlaydı. Gözlerimiz asfalta dalıyordu bazen, hayaller görüyorduk. Bir keresinde, gördüğüm şeylerin hayal mi gerçek mi olduğunu bilmez halde dakikalar, belki saatler geçirmiştim. Kim bilir, belki de saniyelerdi yaşadığım ama hayal ve gerçek ayrımı önemini yitirmişti. Ne anlardı ama. Dışardan baksanız, yolda giden çocuklardık. Fakat yaşadığımız, basitçe daha fazlasıydı.

Çocuklardan, analardan, babalardan bahsettik. Çocuğunun eğitim almasını isteyen aileler, çocuklarını okula yollamamalıydı belki de. Ya ne yapacaktık? Onca işin gücün arasında… Kampa vardık.

Sırtımızdan attık evimizi. Şimdi o sırtlasın bizi. Bir sürü insanın olduğu bir alandı, sağımıza solumuza dikkat edemedik pek, bir iki çukura battık, bir kaç taşa takıldı ayağımız. Güneş? Tamam. Ağaçlar tamam. Baktık gözleme pişiyor. Utangaç, sevindik. Ne de olsa mahalleye yeni taşınmış çocuklardık.

Derken bir gürültüdür koptu. Sürü olduk, çobanımıza tutunduk. El işinden kazanç elde eden köylüsü kasabalısı oradaydı. Geçtiğimiz tarlaların üzerinde bir toz bulutu bırakıp devam ediyorduk. Sırtımızda su şişeleri, sık verilen fotoğraf molaları. Kendilerinden bahseden başka iyi niyetli insanlar. Eleştiri sayılmasın bu, bir gözlem olabilir fakat. Belki kendinden bahsetmekten daha eğlenceli şeyler bulmuş bir çocuğun heyecanı olabilir. Bir yargı içermiyor cümlelerim. Yargılamanın toplumları ilerleteceğini düşünen aydınlarımız yok değil. Fakat ben aydın da değilim, yargılayıcı da. Toplumun özgür yargısı bir dönem anadoluyu gütmüş olabilir. En azından romanlarda okuruz. Fakat şimdi… Yargılarımız bir emanet duruyor üzerimizde.

Derken bir sessizliktir koptu. Kayaköy’ün terkedilmişliğinden geçiyorduk. Zaman da, duygular da ağır şimdi. Küçük evler, sakinlerinin gidişine yas tutuyorlar hala. İnsanlardan yas tutan üç dört yaşlı kalmış. Onlar da, şanslıyız ki gazetecilik kültürümüz varken konuşmuşlar bir belgesele. Ağlıyoruz. Dişlerinden yoksun bir dede, nesli tükenmiş alışkanlıklardan söz ediyor. Komşuları çok sevdik diyor. Anılar, acılar akıyor piksel piksel. Yerde bulduğu parayı cebine atan insan görseler, sanki daha önce görmemiş gibi şaşıracaklar. Vicdanlar dop dolu! Ağıt tutuyoruz. Ne yapalım? Karmakarışık dünyamızı verip, Anadolu’ya çıkacak halimiz yok ya!

Uyuyamıyoruz. Yazılarımı takip edenleriniz tahmin edecektir uykumun problemli olduğunu. Ama bu kez öyle değil. Gece saat dört sularında “yalnızam yaaaaaaallnız” sesi ile dayanamayıp ben de sesimi yükseltiyorum. İkinci yalnızda öyle bir bağırıyor ki kadın. Bağırarak katılıyorum. Biz kırmızı ışıkta sıranın en önünde beklerken, arkada bekleyen insanları iki saniye daha fazla bekletmemek için sabit bir şekilde ışıklara bakıp yeşili beklerken, başka insanlar on metre ilerilerinde uyuyan aileler olduğunu bildiği, gördüğü halde bu umursamazlığa erişebiliyorlar.

Sinirlenir insan bazen, çerçeveyi büyütüyoruz. İnsanlar bağırıyor. İnsanlar seviyor, gülüyor kahkaha atıyor. İnsanlar reklamlardaki gibi olmak istiyor. Elimden gelse öylesine seveceğim ki hepsini birden, çünkü var içimde o sevgi, biliyorum. Hissediyorum, anneannemde de var çünkü. Öncelikle anneannemde var ve hepimize ordan geliyor. Eğlencemiz alkole bağımlı, sevgimiz aşk filmlerine… Aslında olan biten var, oluyor, bitiyor. Biz alkol ile baş başayız. Bir gece vakti, sabrediyor, ibretle demleniyoruz.

Deri işleme, mandala işleme öğreniyoruz bir yandan. Bir yandan insan gülücükleri ruhumuzu besliyor. Derken vücudumuzu da besliyoruz ve yemeğimizi, yemek saatimizi paylaşan insanlarla tanışıyoruz. Seviyorlar bizi, biz de onları seviyoruz. Dedikodularımız var, hep vardı, sonra da olacak. Sohpetlerimize dahil olmayan insanlar, kurumlar, kavramlar için bile saygımızı yitirmeden bahsediyoruz lakin. Kaldı mı sanıyorsunuz böyle sohpetler, böyle vicdani sorumluluğu yüksek nesiller? Haklısınız, henüz burdalar. Biz de şaşırıyoruz.

Yemeğimizi ve yemek saatlerimizi paylaştığımız insanlar, eski dostlarımızmış meğer. Ve mum gibi yanan bir ışık var masamızda. Etrafında toplanmışız, insanı insan diye sevip başlıyoruz konuşmaya, ağacı ağaç diye, çayı çay! Bir savaşımız yok hiç birinizle. Saygıyı da adet edinmişiz. Biraz daha çay geliyor, kahve yapılıyor. Kendiyle de savaşı yok bu insanların. Bizim de yok. Bayram ediyoruz iki çay arası. Başka komşularımız da geliyor, gözlerinden anlıyoruz. Gözlerinden anlıyoruz ki hala sevginin de, saygının da bir yeri var içimizde. Birbirimize dönüp kutluyoruz. Hayal ettiğimiz bir ânı daha yaşayıp devam ediyoruz.

Biraz daha yürüyor, biraz daha tanıştığımıza memnun oluyoruz. “Pekmez” gibi tatlı bir hava var, hem tatlı, hem yakıyor. Sabahın güneşinden önce horoz kovalıyoruz, horozdan öncesi yalnızlık naraları. Neyse ki “rasim”ler derdimize ortak oluyor, güvendeyiz. “can” gibi abiler bakıyor gözümüzün içine, şanslıyız. Gencecik öğretmenler tanıyoruz yurdun dört bir yanından. Şanslı çocuklarımız da var diyoruz, gururla. “hale”leri alıyor gözümüzü. Gün oluyor, gece oluyor, masamızdan “nur” eksik olmuyor, çok şükür.

Bir hikaye daha yazılıyor, Fethiye başlıklı. Geriye kalan bir küçük fotoğraf karesinden gülümsüyoruz dünyaya. Tam anlamıyla bir zaman yolculuğu. İnsan görüyoruz, insan tanıyoruz, insan seviyoruz. Tarlalar, dağlar, patikalar, koylardan geçip yine başka tarlalar ve koylara varıyoruz. Yine bizler, her yolun sonunda başka cümleler ekliyoruz dağarcığımıza. İki adım atıyor, bir göz göze geliyor, hep sona kalıyor, uzun uzun dinliyoruz.

Bütün olaylar, bütün durumların üzerinde bir su, şırıl şırıl akıyor.

*

 

 

 

Reklamlar
Standart
Uncategorized

Güneye teşebbüs – Kabak

Yol güçlü bir imge. Dandik bir albümün kapağına koyunca bile ne kadar güçlü olduğunu anlayabiliriz. Göstermek, anlatmaktan daha güçlü, daha kolaydır.

İnsan bir arkadaş bulduğunda kendine, doğuştan gelen ve ölüme götürdüğü o derin yalnızlığına bir su serptiğinde anlamsızlıkların yumuşadığını hissediyor. 

Temel gerekliliklere sahip, ve yeterince zamanı olan insan, yaşamın anlamsızlığını tadabiliyor. Yine aynı insanlar, sadece yaşıyor olmanın bile müthiş anlamlara gebe olduğuna kanaat getirebilirler. Modern zamanların mahpuslarıyız hep birlikte.

Günümüzde Güneye saatler içinde inebiliyorsunuz İzmir’den. Çok önceleri değil, dedem görevli olduğu köye gitmek için 8 saatlik yürüyüşlerinden bahseder. 8 saatlik yürüyüş, 8 saat yürümekten çok daha fazlasıdır. Bizler, yanı bizim nesil, ekran bağımlıları, bizler 8 saatlik yürüyüşü çıkartamayız içimizden. Oysa dedemin hikayesinde sadece bir detaydı bu yürüyüş. 8 saatlik hicret konu değildi. Bir övünç veya şikayet kaynağı bile değildi. Dedem görevliydi, ve yürümüştü işte.

Bizler için 8 saatlik yürüyüşün hayali bile, öncelikle bir marka yürüyüş ayakkabısıyla başlar.

*-*-*

Kabak

Denizin dibinden böylesine heybetli yükselir mi bir dağ? Bakıyoruz, düşünüyoruz, birbirimize hatırlatıyoruz durup bakmayı. Gece oluyor, bir yıldız kayıyor. Bir an yakalayıp kahkaha atıyoruz üstüne-

Hayal güçlerinin reklamlar tarafından işgal edilişine aldırış etmeyen bir sürü insan vardı Kabak’ta. Bu insanların kendileri hakkında anlatacak çok fazla şeyi vardı. Kamp alanlarının ahşap yapılarının, pastel renklerinin ve reggae müziğinin arasında tonlarca kelime duyduk.

Bir kelime alıp büktük gece boyunca, üzerine doğaçladık. İnsanlar bildik kelimeler ile, bilindik meseleler üzerine dolanıp duruyorlar, kendilerini dinliyorlar. Oysa biz kelimeler icat ediyorduk. İcat ettikçe de duygularımız genişliyor, göğüslerimiz kabarıyordu ve bizi duyan birilerini arıyorduk. Bazen bir kedi, bazen bir tabak yemek, bazen dağ, çokça deniz-

Bu insanlar işleri hakkında, alışkanlıkları hakkında bunca saat konuşabiliyorlarsa gerçekten kendilerini önemsiyorlar diye düşüyorum. Beden dili, ses tonu… Sonra kendini önemsemek nedir diye soruyorum? Sağlığını, paranı… GÖRÜNTÜNÜ! Kabak tatili, instagram’ın bir parçası.

Fotoğraf makinemiz var ama anlarla, anılarla, zamanla daha çözülmemiş meselelerimiz var bizim. Hem günlerimizi sayıyoruz, hem de bir terasta sessizce günü ve gökyüzünü izliyoruz. Ellerimiz değilse ayaklarımız değiyor birbirine. Konuşmuyoruz çünkü bir defa çıkmışız sözcüklerin hapsinden. Susmuyoruz çünkü sessizlik susmak değildir. Yazıyoruz, çiziyoruz. Sonunda fotoğraf çekiyoruz: Hatırlamak ne güzel şey-

Instagram’daki paylaşımlarını #huzur diye etiketliyor insanlar Kabak’ta. Oysa gece bile müzik sesi susmaz. Ağaçların, dağın ve böceklerin insanlardan sıkıldığını hissedebiliyorum. Bir şuursuz eğlence anlayışıdır, sürüyor.

Kendi sınavımızdan geçtik Kabak’ta. Bize sunduğu dersler hala yüreğimde tıngırdar. Nasıldı Kabak? Nasıldı’sı var mı hiç, yaşamdı işte. Bir insan yaşamı yanında götürdüğünde, ışığı götürdüğünde; ölüm de karanlık da gülümser. 

Gülümsüyordu işte.

Haydi hoşça kalın.

 

 

 

 

 

Standart
Salı Köşesi, Uncategorized

Yine.

Yine.

Duyguların karmakarışıklığı düşüncelere yansır veya tam tersi.

Şu zaman denen şey… Ve ya tüm bu olup biten şeylerin, olup bitmesi… Yani tam da şu andan bahsediyorum. Kişisel gelişim kitaplarının yazarlarını düşünün. Onların o gülmekten yorulmuş yanaklarını, 3. dalga kahvelerini düşünün. İşte o insanların durmadan yorulmadan anlattıkları an, şu an; ve bitti. Tüm oluşun, patlamalar, galaksiler, moleküller proteinler ve organizmaların tüm hikayesinin birbiri ardına sıralanan anlardan oluşması gibi bir durum var. Anlar anları, olaylar olayları, durumlar durumları takip ediyorlar. Bunun diğer bir türü mümkün müdür. Sonrası olmayan bir an var olabilir mi?

Başka bir model düşünebiliyor musunuz?

Dışarıda bir gerçeklik var; hepimizin gördüğü, çoğunlukla şehir, kuşlar, arabalar, diğer insanlar. Bu gerçekliği duyu organlarımızla algılıyoruz. Aslına bakarsanız, parmaklarınızın ucuyla dokunup da gerçek olduğunu şüphe bile duymadığınız masa, ancak “insan ölçeğinde” bir masa olarak karşımız çıkıyor. Atom ve atom altı dünyasında tamamen farklı bir gerçeklik var. Masanın içinde sayısız elektron dönüyor, onun elektronlarıyla, bizim elektronlarımızın itişmesi sonucunda ise o pürüzsüz yüzeyi hissedebiliyoruz.

Karşınızda duran sahneyi oluşturan atomları gözünüzde canlandırabilir misiniz?

Galaksiler ölçeğinde , günlük olarak tanık olduğumuz madde ve enerjinin hayal edemeyeceğimiz kadar fazlası etkileşiyor. Youtube üzerinden uluslararası uzay istasyonu üzerindeki kameraların canlı yayınlarına bağlanabiliyorsunuz. İnsan donup kalıyor. Sessizliğin şeytan gibi kovulduğu arkadaş toplantılarından birindeyseniz “vay be” ünlemleri arasında fark etmeyebilirsiniz, fakat insan binlerce yıldır görmeye alışık olmadığı şeylere, çok uzakları ve çok büyük veya çok küçük şeyleri görebilme teknolojisiyle tanık olunca, afallıyor. Beyin, binlerce yıllık hikayesine, yeni kodlar ekleme gayretinde. Elektriklerin kesik olduğu bir gecede, bir yazlık geceyarısında gökyüzüne baktığınızdaki hislerinizi hatırlayın.

Gökyüzündeki o karanlıktan aşağı, kendinize baktığınızı hayal edin, ne kadar da küçük olduğumuzu görüyor musunuz?

Bugün ne yaptınız? Merak ediyorum. Bir yaz daha geçiyor. Planlar yapılıyor. Aynaya bakıyorsunuz, üzerinizde “güzel” duracak bir şey arıyorsunuz. Binlerce ürün var. Elinizde tuttuğunuz bardak o kadar güzel ki, zaten maaşımı işte bu yüzden kazanıyorum diyorsunuz. Elektronik posta kutunuzda 6 farklı internet alışveriş sitesinden kampanya haberi düşmüş, gün içinde düşmeye devam edecek. Her gün maruz kalınca insan fark etmeyebilir, fakat içlerinden mutlaka beğendiğiniz bir şey çıkıyor. Bu beğendiğiniz şey çanta, ayakkabı veya mutfağınız için küçük bir elektronik araç olabilir. Fakat onu istiyorsunuz, ona ihtiyacınız olduğuna dair mantık örgünüze güveniniz tam ve belki de en önemlisi, eğer onu satın almazsanız hiç bir şeyin anlamı kalmayabilir.

Eşyalarınızın ne kadarına gerçekten ihtiyacınız olduğunu düşündünüz mü?

Bunu fark etmiyor olabilirsiniz. Sizi bir şeyler “satın aldığınız” için eleştiriyor da değilim. Bir düşünün. Bir alışveriş merkezi, birinin ardından diğerinin başladığı vitrinlerle donatılmıştır. Amaç size bir şeyler istemediğiniz bir an dahi yaşatmamaktır. “Hiç de tarzınız olmayan” bir deri çantanın önünden geçerken, hatta onun ne denli tarzınız olmadığını arkadaşınıza açıklarken bile arzularınız güdülür. Şehirlerimizi düşünün. Şehirler bizler için güvenlik duvarlarıyla çevrili olmayan konut siteleri dışında kalan sokaklar, giriş iznimizin olduğu kamusal alanlar, işletmeler, ve evlerden oluşur. Parklar yerine alışveriş merkezleri yapmak, küresel kapitalist düzen için en akılcı şeydir.

İnsanların para vermeden eğlendikleri alanlar, küresel şirketlerin tahammülü olmayan şeylerdir, anlayabiliyor musunuz?

Bir insan kulaklarıyla duyduğu, gözleriyle gördüğü şeye inanır ve belki de tam tersi.

Bir insanın acıları çerçeve küçükken intihar sebebi olabilirken, çerçeve büyüdüğünde yok olur.

Evdeyim.
Kargo gelmiyor.
Üstelik zaman geçmekte.

Yine.

Yarından tezi yok, gidiyoruz gülüm.

Burdayız, devam.

Standart
Salı Köşesi, Uncategorized

Yan’ıldık dostlarım!

Yanılamazlık yanılgısı, bilinenin tek doğru yol olduğu sanrısı öğrenilen bir şeydir. Günümüzde can güvenliğimiz için bile devlete güvenemezken, eğitimimiz için nasıl güvenebiliriz? E anamız, babamız da dünyanın iyi eğitmenlerinden olmayabilirler. Bu onların da suçu değildir, bizim de. Bu nedenle şu an bildiğiniz, bugüne dek öğrendiğiniz her şeyin yanlış olma olasılığı “vardır”. Eğitiminiz için, ancak kendinize güvenebilirsiniz. Yanıldığınız noktaları atlamayın diye yazıyorum. Yanılabilirlik özgürlüğü insanı sakinleştirir, iletişime nezaket getirir. İnsan yanılabileceğini aklında tuttuğu ölçüde sınırlarını gevşetebilir.

*

Siz halıyı otopark yapmış arabalarınızla oynarken, işlemelerin her birine nizami şekilde arabaları park ederken, anneniz televizyonda gördüğü “habere” sinirlenir. Siz yarınki beden eğitimi dersini hayal etmekten uyuyamadığınız sırada, babanız eve sıkça uğrayan bir akrabanıza sövüvermiştir.

Anne ve babanızın ailelerini, vakıf olamayacağınız sayısız hikayeyi düşünelim şimdi. Her gün küçük birer çivi çakar gibi kişiliklerin nasıl şekillendiğini hayal edebiliyor musunuz?

Çocuklarının sorduğu soruları geçiştiren, onların dünyaya kattığı, kendilerine getirdiği mesajdan bihaber şekilde onlara çocuk oldukları için kızan, önemsemediği veya bilmediğini bilmediği için onlara düpedüz yanlış bilgiler veren, ve tüm bu davranışları onlara mükemmel şekilde öğreten ana babaları geçiyorum. Herkesin hikayesi, herkesin şansı başkadır. Unutmayın ki her ana baba da birer çocuktur, onlar da birer öğrencidir.

Değineceğim nokta şu: Beşiktaş’lı bir ailenin çocuğunu düşünelim, muhtemelen o da Beşiktaş’lı olacaktır. Ve bu Fenerbahçe’lilerin gözünde bir yanılgıdır.

Hristiyan bir ailenin çocuğu, muhtemelen Hristiyan olacaktır. Bu, Müslüman gözünden bir yanılgıdır.

Irkçı bir ailenin çocuğu, muhtemelen ırkçı yatkınlıklar edinecektir. Ülkedeki azınlıklara, veya başka milletlerden gelen insanlara, doğuştan getirdiği, kendi seçmediği, tamamen şansa bağlı olan özellikleri sebebiyle önyargılar beslemeyi, bu önyargıları destekleyebilmeyi öğrenecektir. Bu ailenin haklı sebepleri olabilir. Burda amaç kimseyi yargılamak değildir. İnsan davranışı, yeterince incelendiğinde anlaşılabilirdir.

Bir çocuk, babasının annesine nasıl davrandığını görür. Annesinin sesindeki tonlamayı duyar. Yemek masasındaki gerginliği solur. İnsanın içindeki niyeti görür. Yargılamaz. Sever. Öğrenir.

Devlet memuru bir ailenin çocuğu muhtemelen ticarete atılmayacaktır. Bu alım-satım yapanlar için bir yanılgıdır.

Aileyi ilgilendiren kararların ailecek alınmadığı bir evde büyüyen çocuklar, olasıdır ki başına buyruk ana babalar doğuracaktır.

İletişmek, sorunlar üzerinde düşünmek yerine birbirlerinin canlarını yakmaya enerji harcanan evlerde büyüyen çocuklardan da aynı davranışı beklemek mantıklı olacaktır.

Bir ailede anne süreli hizmet eder rolde, baba da sürekli hizmet edilen roldeyse, çocuk cinsiyetlerden bu rolleri bekleyecektir.

Ailenin söyledikleri ve yaptıkları arasında tutarsızlık var ise, bu tutarsızlık çocuğun kişiliğine ve ilerde kuracağı ailenin iç işlerine mirastır.

Bir çocuğun mahallesindeki arkadaşları, büyük insanlar tarafından silahlandırılmış ve belli insanlardan nefret etmeyi öğrenmişler ise, çocuğumuz da taklit edecek, ve benimseyecektir.

Hepimiz atalarımızdan emanet “taraf”larla yaşadığımızın farkında olalım. Belki de çocuklarımıza kendi taraflarını seçecek araçlar sunmak bazılarımızın içine daha çok sinecektir.

Her “yan”, değişik açılardan bir “yanılgı”dır.

Taraf olmak, yan olmak, tanım gereği diğer taraf ve yanlara üstün olduğunu, onlardan daha doğru olduğunu savunur. Fakat sadece bu ufacık metin bile, taraf ve yanların aynı anda, aynı dünyada ve aynı doğrulukta var olabileceğini basit mantıkla okuyucusuna açıklamaktadır.

Her bireyin nedenleri vardır ve anlaşılabilir. Burda amaç yargılamak değil, anlaşmaktır. Kişiliğinize bir hakaretmiş gibi gelse de bir yan’a tek doğruymuşçasına bağlılık, ancak olgunlaşmamış bir mantığın çıktısı olabilir.

Umarım beni; bu küçük blogda yazdıklarımın kötü niyetli olmadığını, türlü kişilik iddaalarından sıyrılmış doğasını anlayacak kadar tanıyorsunuzdur. Değilse, kırdığım kalpler için samimiyetle özür dilerim.

Okuduğunuz için teşekkür ederim sevgili okurum. Samimiyetime güveniyorsanız, yazıyı sevdiğiniz bir insana iletirseniz mutlu olurum.

 

 

 

 

 

Standart
Salı Köşesi

bayram vesilesi ile…

öncelikle, bayramınız kutlu olsun. bayramdan ne anladığınızı merak ediyorum. tatlıdan şekerden, dinden günahtan, aileden tatilden ne anlıyorsunuz acaba sizler?

ve tabi ki haberiniz veya ilginiz olsun olmasın bayramın kutlu olmaması için yeterli sebebimiz var. hayır olsun… yok, o da değil.

vesile olsun madem. reklamlara mesela. ve oruç tutan bazı insanların, “oruçlu ağızlarının”, “normal ağızlarına” geri dönmesine vesile olsun.

*-*-*

ustalıkla topluyor berber bir tutam saçı işaret ve orta parmaklarının arasında, üstünden bir makas darbesiyle uçuruyor. iki küfür arasında iş yapıyor berber. saçlarım gür değil, işim uzuyor lüzumsuz yere. terliyorum klima karşısında, yazın boğazım şişer bu yüzden. yazın dalgalanır vücut ısım. yazın gelir yılların başı.

ramazan ayında alkol tüketen, arkadaşlarıyla eğlenen gençlere küfrediyor berber. oruçlu ağzı bozuk. salyalar saçıyor gerçek gerçek. hayal gücümün zayıfladığı anlar bunlar. çırak telefonunda mesajlaştığı bir kızdan bahsediyor. küfrediyor, gülüyor, küfrediyor. yanıyoruz. dükkan yanıyor, camlar yanıyor, gökyüzü bile yanacak neredeyse.

hayırlı işler diliyorum berbere. düşünüyorum. sigara kokuyor dükkan. oruçlu ağızlardan bazıları sigara kokuyorlar. bir çocuk, erkek. ekrana tapıyor. gülümseyip uğurluyorlar beni. göz göze geliyoruz. berber, çırak, çocuk, ben ve tabi Allah, ordayız. berberlerimiz, eğlenen gençlerimiz, insanlar “ölçü” bilmiyorlar.

çıkıyorum merdivenleri. içimde yankılanıyor küfürler, bir nefret ezgisi asfaltı kaplıyor. arabaya kapanıyorum. berber ramazan gününde içenlere yüklüyor depremlerin sorumluluğunu. din, tanrıyla birey arasından, birey ile birey arasına indirgeniyor. tanrı var yok fark etmez; günah işliyoruz. 

bütün bunlar ücrete dahil miydi diye düşünüyorum. bu küfürler, böylesine bir yargı, su içer gibi nefret bir ücrete tabi olmalı. saç sakal 15 TL, saç sakal küfür 10. niyetliyiz, çay var ağabey.

bu gerçekliği terk ederken dükkanın tabelasına takılıyor gözlerim. “sempati kuaför”.
sizce de bir salı köşesini hak etti mi hikayemiz?

*-*-*

Âli İmran, 86: İmanlarından, resulün hak olduğuna tanıklık ettikten ve kendilerine ayan beyan deliller geldikten sonra küfre sapmış bir topluluğa Allah nasıl kılavuzluk eder? Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.

Standart
Salı Köşesi, Uncategorized

Gün-dem

Alevler gözlerimi yakıyor, oysa ben bilgisayar başında işimi yapıyordum. Seneler geçecekti, ve ben bu ölgün hayatıma devam edecektim, karşılığında ise yatacak bir yerim ve akşamları mutsuzluğuma eşlik edecek bir oyun konsolum olacaktı. Anlaşmıştık. Peki bu yangın nerden çıktı?

Televizyonlarda bir futbolcu bir gazeteciye saldırmış, adamım diyor. Bir kaç tane kim olduğu belirsiz adam atıp tutuyor. Ülke şaşkın, ama sıkıcı bir maçta gol olmuşçasına seviniyor. Daha doğrusu, sıkıcı bir günde kavga çıkmışçasına… Dış politika bile yüksek magazin değeri taşıyor; hatta ancak magazin değeri taşıyabiliyor. Başka bir futbolcu, kendini yere atıp penaltı kazandırdığı anlar hatırlatılınca gülümsüyor. Bildiniz gülümsemeyi değil mi? Eskilerden, abilerinden birinin elle attığı gölü hakeme kendisi ihbar edip iptal ettirmesine de “safmış” cevabını veriyor. Bu futbolcular, çok para kazanıyor. Olaylara federasyon başkanı, milli takımlar direktörü ve başka oyuncular da dahil. Bir havuz var, orda çok fazla para var, iktidar var. Peşinde de bir sürü insan…

Köpek beslemeye karar veriyor insanlarımızdan biri. Ve taşımacılık hizmetinden faydalanmak istiyor. Köpeği, ona özel bir yere koyuyorlar. İçine sinmiyor insanın, “bir şey olmaz” diyorlar. Köpek ölüyor, ölüveriyor. Bir şey olmaz diyorlar. Köpek ölüyor.

Vatanı için eline silah almış onca insan, çocuk insan. Dayak yiyorlar, yemek yiyorlar, topluca zehirleniyorlar, onurları kırılıyor, haberleri çıkıyor, dayak yiyorlar, onurları kırılıyor, hiçe sayılıyorlar, can çekişirken üzerlerinden siyaset yapılıyor, sinir oluyorlar, dayak yiyorlar, yemek yiyorlar, zehirleniyorlar, dayak yiyorlar, çirkin erkekler siyaset yapıyor; oysa ki çocukken çirkin değildi herkes ve çirkin değildi kimse. Döngü devam ediyor.

Dört bir yandan kadın ve çocuk çığlıkları geliyor. Haberler, filmler, afişler, yeni binalar, yeni yollar, yeni şarkılar, hepsi aynı şeye hizmet ediyor. Erkekler kendi pisliklerinin içinde boğuldukları bir iktidar sürüyorlar. Bazı kadınlar kendi çığlıklarından habersiz. Çocuklar ise büyüyünce erkek oluyorlar.

Zeytinlerin bazılarının gözünden korku okunuyor. Ağaçlar korkmaz demeyin, korkuyorlar. Kesicilerin gözlerinde bir “perde” var. Bitmek bilmeyen anonslar, şarkılar, haberler… Bu perde kalkmıyor, açılmıyor. Oysa bir insan ağaca vurur mu? İşte bütün enerji, bu perdenin inmemesi için harcanıyor; insanlar birbirine, ağaçlara vurabilsin diye.

Onca insan hapiste, para için cinayetler işleniyor, hem insan hem doğa katlediliyor.

Birileri yürüyor. Ellerinde pankartlar, renkler. Kimse “bana ne?” demiyor. Herkes yanlı. Bir an sürüyor bölünme kararı. İşte o “perde”. Ah perdeler… Nasıl oluyor, nasıl idare ediyorlar bu durumu? Nereden yaratılıyor yeni istekler, yeni nefretler, yeni akıl almaz davranışlar? Bütün zamanlar arasından iyi şarkıların, iyi yazıların sevil(e)meyeceği bir devire mi denk geldik biz arkadaş? Devlet var. Var ama, ben devletin olduğu yerde nasıl bu kadar güçsüz, polisin olduğu yerde nasıl bu kadar güvensiz hissediyorum? Devlet “neden” var?

Ben onca kitap içinden daha fazla okumadığım için kendimi suçlu hissedip, Allah’tan af dilerken, bu insanlar bu derece öz-eleştirisizliği nerden öğrendiler? Düşünün! Bütün bu karmaşanın içerisinden kimler kazançlı çıkıyor?

Dünyayı yönetenlerin derdi para olabilir mi? Devletlerin gücü neye yetebilir? Siyaset gerçekçi midir? Hangi habere güvenebiliriz? Her günüm instagram/iş/instagram üçgeninde geçiyor, başka bir yaşam tarzı var mı?

Sizler de görmüyor musunuz?

Sizler de sormuyor musunuz?

Sevgili okurlarım, aklınızı kullanmayacak mısınız?

 

*

Bakara, 7: Allah onların kalpler, kulakları üzerine mühür basmıştır. Onların kafa gözleri üstünde de bir perde vardır. Onlar için korkunç bir azap öngörülmüştür.

Bakara, 8: İnsanlar içinden bazıları vardır, “Allah’a ve âhiret gününe inandık!” derler ama onlar inanmış değillerdir.

Bakara, 9: Allah’ı ve inanmış olanları aldatma yoluna giderler. Gerçekte ise onlar öz benliklerinden başkasını aldatmıyorlar. Ne var ki bunun farkında olamıyorlar.

*

 

 

Standart
Salı Köşesi, Uncategorized

Sarı Oğlan

Sarışın bir oğlan çocuğu, karşıdaki binanın kapıcısına selam veriyor. Karşılıklı gülümsüyorlar. Selamın ertesinde soruyor oğlan: Nasılsın.

Evden zamanlı çıktığı için memnun. Yetişmek ona göre değil. Vapurun halatlarını babaya geçiren adamı görüyor: Kolay gelsin.

Kaldırımda oturmuş usulca ağlayan çifti görmedi oğlan. Antalya’nın Finike ilçesinde bir aile av tüfeğiyle katledildi. Oruç önemli: Allah kabul etsin.

Karşı kıyıya ayak bastı çocuk, adımlarında bozuk para tıngırtısı. Güneş daha bir insan boyu doğmuş. Dükkanın kapısını aralıyor: Selam.

Sarı Oğlan gençtir, oluk oluk yaşam akar damarlarından. Fondü Fazıl berberdir, çay kaçakçısı… Alışveriş ederler: Bereket versin.

Kulaklarını yakar Fazıl, Sarı’nın. Ustura kayar teninden, korkmaz. Nasıl da şansa bağlıydı hayatı, elinde makas koşarken kendi göğsüne saplanmıştı meret: Allah korusun.

Anasının yüzüne bakamayacak işler de yapmıştır yapmasına, ama en çok cehennemden korkar Sarı Oğlan. Nenesi yaş iken eğmiş oğlanı, okusa da doğrulmaz: Yazık!

Ne zenginliktir, ne iktidardır meselesi. Her bir nefesinde aşkı düşünür, kadın düşünür. Saatini de, pabucunu da kadınlar için giyer: Hayrola.

Sokağın kokusunu içine çeker, suni deri ceketinin gölgesinde salınır Sarı Oğlan. Dudak kenarları kıvrık, imza misali. Tek bir cevabı vardır hayata: Rakı.

Korkmadan içer, bütün ciğerleri küser kendine. Ertesi günü yoktur Sarı’nın; önceki günü vardır, akşamı vardır, vapuru vardır, parfümü vardır, yakışmasa da eline ve bu hikayeye telefonu vardır Sarı’nın. Kopuk hayalleri vardır birbirinden ve anlık intihar görüntüleri, öfke patlamaları, sanat müziği şarkıları gelip geçer aklından.  Sevimlidir, göstermez. Hüzünlüdür, fark etmez. Bakımlıdır, fayda etmez. Galata’nın asi delikanlısı, H&M tişörtleri boğazını sıkarken, modern zamanın düşsel buhranlarında boğulduğunu fark etmez: Geçmiş olsun.

Güneş makas alır yanaklarından, kızarır gergin yüzü: Nazar değmesin.

Üzerine yürür şeytan: Defolsun.

Kahverengi gözlerinden içeri bakanlar uzaktan bir Rock’n Roll müziği işitirler: Heartbreak Hotel, Elvis’in.

Dört koldan sarılacaktı yaşamaya ama heves yoksunudur Sarı: Sağolsun.

*

“… Kötülüğü en güzel tavırla sav. O zaman görürsün ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sımsıcak bir dost gibi oluvermiştir.” (Fussilet 34)

Hamdolsun.

 

Standart